2 Aralık 2009 Çarşamba

JEWEL..

''Farklı olduğumu biliyorum, ama ne yapalım ben böyleyim işte.'' diye kendini anlatan Jewel 1974 mayısının 23'ünde Alaska'da dünyaya geldi.Annesi Lenedra ve babası Atz onu Alaska’da 800 arlık arazilerinde yetiştirdiler. Anne babasıyla Eskimo kasabalarında şarkılar söylemeye başladığı beş yaşından beri sahnede görev alıyor.Ailesini geçindirmek için başladığı yoldaki ilk büyük değişimi anne babasının ayrılığı ile yaşayan Jewel bu mevzu hakkında ''Bir çocuk için anne babanın ayrılması demek, yaşamaya alıştığı topraklardan uzaklaştırılması, kendisini bambaşka ve yabancı bir iklimde bulması demek'' diyor.Ayrılık sonrasını babasıyla devam ettiren Jewel’i bekleyen ve bir yıldız olmasını geciktiren diğer sorun ise okuma yetisini neredeyse tamamen yok eden bir hastalık olan ''disleksia'' idi.''Disleksia’ya yakalanmamla birlikte bir daha yaşama ilişkin hiçbir şey ile ilgilenmeyeceğimi düşünmeye başladım.Küçükken okumayı çok severdim, daha sonra okumak çok zor olmaya başladı, nedenini bilmiyordum. Elime bir kitap alıyor, daha sonra ise kendi kendime ’Nedense bir anda tüm isteğim gitti’ diyerek kitabı bırakıyordum. Disleksia olduğumu anladığımda ise her şey çok kötüydü, berbattı.''diyor Jewel.

Fakirlik..Ayrılık..Disleksia..Ama daha yeni başlıyordu.Eğlenceli lise yıllarında iken dokuzuncu sınıftan sonra Hawaii’ye akrabalarının yanına yerleşmek zorunda kalır.Bir yıl kadar sonra yaşadığı zorluklar nedeniyle buradan da ayrılan Jewel Alaska’ya döndüğünde, Alaska’nın en büyük şehri Anchorage’daki annesinin yanına yerleşir. Jewel Anchorage’dayken başladığı liseyi bitirebilirdi ancak daha iyi olduğunu düşündüğü bir teklif geldi, kendisine Michigan’daki yatılı bir okul olan ve tüm dünyada öğrencisi bulunan Interlochen Sanat Merkezi’nden burs teklif edildi. Bu bursa rağmen yaklaşık 11 bin dolar kadar bir para okuldaki masraflar için gerekliydi.Yardım gösterileri ve uzun çabalar sonucunda para toplandı.Sonunda arzuladığı okuldaydı.''O iki yıl hayatımda çok özel bir yere sahiptir. Daha büyük bir dünyanın varlığını ilk kez o zaman anladım. Her şeyde kendimi denedim: tiyatro, dans, heykeltıraşlık, müzik...''der Jewel.Interlochen de Jewel ses de çalıştı. Opera sınıflarına katıldı ve koroda görev aldı:''Evde bana öğretilen disiplin, çalışmanın değeri, hepsi çok işime yaradı ben Interlochen’deyken.'' Burası ayrıca Jewel’in gitarla ilk kez buluştuğu yerdi.''Yeni okulumda ilk senemdi sanırım, on altı ya da on yedi yaşındaydım, ilk kez ciddi anlamda gitarla ve şarkı sözü yazmayla ilgilendim.''Gitarı öğrenmek isteği Jewel’i başka bir zorlukla daha karşı karşıya bıraktı. Disleksia hastalığı okumadan başka alışkanlıkları da etkileyebiliyordu. Gitarı öğrenmek istediğinde de normalden çok daha fazla çalışması gerektiğini anladı.''Hastalığımdan dolayı yeni şeyler öğrenmek benim için çok zordu,yirmi kat daha fazla çalıştım.''Interlochen’den ayrıldıktan sonra Jewel San Diego’ya yerleşme kararı aldı. Aslında geleceği hakkında oturaklı kararlar vermemişti ancak o sırada yapılacak en iyi şeyi yaptığını düşünüyordu.''Ne yapacağımı kestirene kadar San Diego’da geçirdiğim süre benim için çok zor oldu. Bundan sonra ne yapacaklarım hakkında üzerimde büyük bir baskı vardı. Okula gitmek istemiyordum, belki de bunu sebebi hastalığımdı. Amaçsızca oradan oraya koşturmak da saçma geliyordu. Bir kaç tane küçük işe girdim, kimisinden kovuldum. Korkuyordum ve biraz da bunalmıştım. İşimde hayatım boyunca dokuzdan beşe kadar çalışacağım aklıma geldikçe kendimi tuzağa düşürülmüş ve umutsuz hissediyordum.''San Diego’da kaldığı yerin masraflarını karşılayabilmek için Jewel garsonluk gibi küçük işlere girdi. Ancak disleksia hastalığı yüzünden neredeyse hiçbir zaman müşterinin ne kadar ödemesi gerektiğini doğru olarak hesaplayamadı, bu da onun bir restorandan atılıp diğerinde çalışmaya başlamasını gerektirdi. Çalıştığı son restorandan da kovulduktan sonra Jewel, hayatını tümüyle değiştirecek bir karar daha verdi. Nefret ederek yaptığı bir işten kazandığı parayla geçinmesinin mümkün olmadığını anlayınca oturduğu apartman dairesini bırakıp bir karavana yerleşti. «Kendime şöyle dedim, ’Sevmediğim bir işi yapmaktansa ölürüm daha iyi!’» Jewel kendisine biriktirdiği tüm parayla bir VW Karavan aldı.Jewel’in yıldız olmadan önceki son durağı San Diego’daki «Interchange Coffeehouse» idi. Jewel her Perşembe gecesi orada çaldı. Çok geçmeden ağızdan ağıza dolaşan dedikodularla kentteki herkes sesi meleği andıran bu sanatçıyı tanır oldu.''Hayatın bundan daha iyi olamayacağını hissediyordum, bir albüm doldurmak aklımın ucundan bile geçmiyordu… Yine de hiçbir zaman yeterince iyi olduğumu düşünmedim.''Oysa birçok insan onun yeterince iyi olduğuna inanıyordu.Jewel’in çaldığı yere plak şirketlerinden yetkililer gelmeye başladı. Atlantic Records’dan gelen bir kontrat teklifiyle Jewel’e göre rüyaları gerçek oluyordu. Artık karavanına veda edebilirdi. Peki o günleri özlüyor mu?''Açlıktan midemin kazındığı günleri özlemiyorum, tuvalet kâğıdı çaldığım günleri de… Karavanda yaşamak özgürlüktü, belki de şimdikinden daha özgürdüm o günlerde, ancak şimdi daha mutluyum.''
28 Şubat 1995’te başlangıç albümü «Pieces Of You», Jewel’in o güne kadar elde ettiği en büyük başarıdır. Yalnızca ilk haftasında 8 bin adet satmıştır.1998'de Spirit, 1999'da Joy:A Holiday Collection ,2001'de This Way, 2003'de 0304, 2006'da Goodbye Alice in Wonderland,2008'de Perfectly Clear ile devam etmiştir melodi düşleri.


Jewel’in çalıştığı Atlantic Records’un sahibi ve genel müdürü Robert Shapiro onun hakkında «Hiç bu kadar güzel sesi olan bir sanatçı dinlememiştim» diyor.

''Sesi berrak ve olağan üstü; bir binanın çatısını uçurabilecek kadar da güçlü.'' Gene Ganis.

''Jewel’in ününün bir sebebi de onun karşı koyulmaz, içten sesi…''New York Daily News.

27 Ocak 1997’e Yılın En İyi Yeni Pop-Rock Sanatçısı dalında Amerikan Müzik Ödülü’nün sahibi oldu. İlk kaybı ise Grammy Ödülleri’nde oldu. Törenden önce yaptığı bir ropörtajda «Grammy alabilecek kadar yükseldiğime inanamıyorum» diyen Jewel En İyi Kadın Şarkıcı ve En Büyük Başarı dallarında katıldığı yarışmada ödül alamadı.Bir başka törende ise Jewel’in giydiği giysi büyük yankı uyandırmıştı. Giydiği elbise içini gösteren bir elbiseydi! Otoriteler -her ne kadar Jewel halkı bunun bir kaza olduğuna ikna etmeye çalıştıysa da- Jewel’in bilerek yaptığına inandıkları bu hareketin çok aptalca bir şey olduğunu ve Jewel gibi bir sanatçının böyle davranmaması gerektiğini savunuyorlardı. Ancak bu olay bile Jewel’in sanatının önünü kapatacak kadar güçlü değildi.''Pieces Of You'' 12 milyon sattığında Jewel henüz yorulmamıştı.''A Night Without Armor'' isimli şiir kitabını da hemen yayımlattı. Bu şiir kitabında Jewel ilk aşkının ateşini, tutkuların kayboluşunu ve güveni ele alır. Anne babasının ayrılığı da kitapta önemli bir yere sahiptir. Gerçek hayattan resimlerin bulunduğu bu kitap ve yazarı Jewel eleştirmenlerce çok takdir edilmiştir.Kafelerde şiirlerini de okuduğu bir turne düzenledikten sonra Jewel stüdyo çalışmalarına geri dönerek ''Spirit'' isimli yeni albümünün çalışmalarına başladı.''Spirit''in ''Pieces Of You''dan daha olgun bir albüm olduğu açıktır. Bu albümünde de tüm şarkıları Jewel yazdı ve gitarıyla söyledi.

''’Spirit’ Jewel’in şu ana kadar çıkardığı en iyi iş, olgun ve dürüst…'' Newsweek Dergisi.

''Mükemmel, olağanüstü, ruha işleyen şarkılar…'' Rolling Stones Dergisi.

Jewel bir keresinde «Spirit» hakkındaki düşünceleri sorulduğunda şöyle demişti:''’Spirit’i yaptım çünkü sadece yüzeysel değil, aynı zamanda ruhsal ve akılcı olabildiğimi de göstermek istedim.'' ''Spirit'' albümünün satışı ''Pieces Of You''nun 4 yılda ulaştığı 12 milyon rakamına sadece 7 ayda ulaşmıştır.

''You Were Meant For Me'',''Foolish Games'',''I Kissed A Girl'',''I'm Yours'',''Who Will Save Your Soul'' gibi hit parçaları kulaklarımıza armağan eden Jewel bugünlerde İç Savaş konulu, belgesel içerikli bir film çekiyor. Adı: ''Ride With The Devil'' Daniel Woodrell’in bir kitabından esinlenerek başlamış bu işe. Filmde Jewel yaşadığı kentin kurtulmasında önemli bir rol alan Sue Lee Shelly isimli bir ev hanımını canlandırıyor. Gelecek yılın sonlarına doğru çıkması beklenen filmin çekimlerinden zaman buldukça da Avustralya’daki büyük turnesine devam ediyor.

Yoksulluk,hastalık,anne babasının ayrılığı gibi birçok sorundan sıyrılıp bugünlere gelen Jewel'i diğerlerinden farklı kılanda saygı duyulası uğraşı sanırım.. Kimi zaman fahişelikten kimi zaman garsonluktan kazandığı paralarla geride bıraktığı trajik hayatını, dünyamıza verdiği şarkılarla unutan Jewel sizleri beklemekte müzik köşelerinizde..

TRaiNSPoTTiNG..

Ruhlarımızı doyurma işleminde olmazsa olmaz filmlerdendir Trainspotting.1996 yılında hayal dünyalarımızı şenlendirmek için John Hodge tarafından Irvıne Welsh'in yazdığı aynı adlı romanından uyarlanıp Danny Boyle tarafından yönetilmiştir.Filmin müzikleri Damon Albarn tarafından yapılmış olup, Ewan McGregor (Mark Renton rolünde),Ewen Bremner (Spud Murphy rolünde), Jonny Lee Miller (Sick Boy rolünde),Kevin McKidd (Tommy rolünde),Robert Carlyle (Begbie rolünde) ve Kelly Macdonald (Diane rolünde) isimlerinden oluşmakta müthiş kadro. Yazar Irvine Welsh' unda uyuşturucu satıcısı olarak kısa bir rolünün olduğu film Edinburgh'da yaşayan bir grup eroin bağımlısı genç ve onların hayatlarından bir pasajı anlatır.Film konu olarak uyuşturucu ile alakası olmayan train spotting (demiryolları ve trenlerle alakalı özel ilgiye sahip insanlar) isimli hobiye bir gönderme yapmamaktadır. Filmin adı doğrudan orijinal kitaptaki bir olaya, Begbie ve Renton' nın, Begbie' nin yoksul babasına Leith Merkez tren istasyonunda rastlamalarına dayanmaktadır. Baba onlara (zayıf ama espirili bir şekilde) trainspotting olup olmadıklarını soruyor.

Film, İngiltere,Avustralya ve ABD gibi ülkelerde insanları uyuşturucuya özendirip özendirmediği konusunda tartışmalara yol açmıştır.Amerikalı senatör Bob Dole filmi daha önce hiç seyretmemiş olduğunu kabul etmesine rağmen, 1996 Amerikan başkanlık seçimi kampanyaları boyunca filmin ahlaki bozukluğunu ve uyuşturucu kullanımını yüceltiğini söyleyerek kötülemiştir. Tüm tartışmalara rağmen, film yaratıcılığı açısından övgüler almış ve aynı yıl içinde En İyi Senaryo Uyarlama dalında Akademi Ödüllerinde aday olarak gösterilmiştir. 1999 yılında film İngiltere' de BFI poll' da onuncu oldu ve 2004 yılında Total Film isimli dergi tarafından tüm zamanların en iyi dördüncü İngiliz filmi olarak gösterilmiştir.

Boyle Trainspotting devam filmini orijinalinden 10 yıl sonra çekmek istediğini ve bununda Irvine Welsh' in devam romanı olan porn' dan uyarlanacağını söylemişti. Boyle şu anda resmi olarak, orijinal oyuncuların görsel olarak aynı karakterleri tekrar canlandırabilecek kadar yaşlanmalarını bekliyor. Boyle espirili bir şekilde oyuncuların dış görünüşlerine gösterdikleri özenin bu bekleme süresini uzattığını söylüyor.

A.B.D.' deki ilk çıkışına kadar, Trainspotting ' in ilk 20 dakikası farklı diyaloglarla yeniden düzenlendi. Güçlü İskoç aksanı ve karakterlerin kullandığı dilden dolayı Amerikan izleyicisinin filmi anlamakta güçlük çekeceği düşünülmüştü. Orjinal diyaloglar 2004 yılında çıkarılan "Director's Cut (Collector's Edition)" DVD' sinde ilk şekliyle kullanıldı.

Basımından kısa bir süre sonra kitap sahne için uyarlanmıştı. Sahne versiyonu filmin esinlenmesine yol açmış ve 1990' ların ortasında İngilterede turneye çıkmıştı.Önce Harry Gibson tarafından tiyatroya uyarlanarak İngiltere'de izleyiciyle buluştu. 2006'da Ani Haddeler Pekman tarafından Türkçe'ye kazandırılan Trainspotting Türkiye'de ilk defa Işıl Kasapoğlu'nun yönetmenliğinde Semaver Kumpanya tarafından sahnelendi.Semaver Kumpanya'nın sahnelediği Transpotting'de Baba Zula müzikleri yaptı, Çıplak Ayaklar Kumpanyası danslarıyla, Nehir Çinkaya sahnede resmettiği resimleriyle oyuna eşlik etti.Filmin bir parodisi The Simpsons isimli FOX yapımı çizgi filmin 317. bölümünde diğeride FOX yapımı Family Guy isimli dizide yapıldı.
Düş-sel duyuşların gözlerdeki dansıdır kendileri..

30 Kasım 2009 Pazartesi

dElİlİğE ÖvgÜ..

'İnsanoğlunun tüm zincirlerinden kurtulmasını ve salt özgürlüğe ulaşmasını sağlayan delilik değil midir?'

Erasmus'un çekiciliğini,canlılığını,geçerliliğini koruyan tek yapıtıdır ilk taslağını 1509 yılında alan bu kitap.Dostu Thomas More'u eğlendirmek için bir yolculuk sırasında bir haftada yazdığını söylediği Deliliğe Övgü'de yukarıdaki soru eşliğinde ilerler gülmece.İki temel görüş hüküm sürer:

-Gerçek bilgelik, deliliktir.
-Kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir.

Birinci temaya baktığımızda, akla fazla prim vermiş insanlığa yeni bir pencere açılır gibidir. Rasyonel davranış aşırı yüceltildiği için insan kendi doğasından uzaklaşmıştır. Yeniden doğasının gerektirdiği “çocuksuluğu” bulması, tam da Rönesans felsefesinin temelindeki düşüncelerden beslenir. İkinci tema ise, ortaçağda okuma yazma bilenlerin sadece soylular ve din adamları olduğunu düşünürsek, onların nüfusun geri kalanı üzerinde baskı ve zorbalık yapma hakkı bulmalarıdır eleştirilen.Erasmus’un Deliliği, birinci tekil şahısta, okurla konuşan bir karakterdir. Yazar dramatik bir sahneleme kurgular ve kadınsı özelliklerle donatılmış bir kahraman ağzından birçok önemli konular işler: akıl konusuna tek yönlü ve önyargılı bakmayan, bilginin sınırlarını ve değerini anlayan ve en önemlisi de insan hayatını belirleyen davranışların erdemlerini sorgulayan bir karakterdir Delilik. Hoppa ve çekici olduğunu söyler. Asla okurla polemiğe girmez, tek amacının eğlendirmek olduğunu sık sık yineler. Okurdan beklentisi ise, eğlenmenin ötesinde, hayali seyircileri gibi ondan yana olarak, onun fikirlerini anlamamızdır. Dilini sakınmayan, aklı bir karış havada olmasına rağmen çok da çekici ve arzu doludur sunduğu karakter.Delilik, yaratıcısının savunduğu her şeyi eleştirerek gençliği, hayattan zevk ve neşe almayı, baş döndüren cinselliği över. Çocuklukta, yaşlılıkta, dostlukta, aşkta ve evlilikte, savaşta ve barışta, kendisinin insanlara nasıl egemen olduğunu ve onları nasıl mutlu kıldığını gösterir.

Okuyucularına da eserin ''delilik'' tarafından kaleme alındığı için çok ciddiye alınmaması konusunda ihtarda bulundu. Amacını ifade eden önsöz kısmından hareketle kendisinin Klasik Yunan ve Roma edebi yazınına ne kadar hakim olduğunu da görürüz. Şöyle der üstat; “Eserimin şakacı edasından rahatsız olacak kişilerden rica ederim; Bu tarzda ilk yazarın ben olmadığımı, bunda kendimden önceki bir takım adamların örneklerine uyduğumu lütfen göz önünde tutsunlar. Yunanlı Homeros Kurbağalarla Farelerin savaşını anlatmıştı, Romalı Virgilius küçük sinekler hakkında, Ovidius cevizler hakkında şiirler yazmıştı. Glachus haksızlığı, Synesius kelkafalıları, Lucian ise sineklerle haşeratı övdüler. Romalı Seneca imparator Claudius’a övgüyü şakacı bir eda ile yazdı. Benim yaptığım onların yolunu takip ederek deliliğe methiye yazmaktan ibarettir”. Yazınsal açıdan “Deliliğe Övgü”, Latin ozanı Horatius’un “Hakikati Gülerek Söylemek” ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarını çevirdiği Lukianos ve Libanios’tan da esinlenmiştir.Rönesans ressamlarından Hans Holbein, Erasmus’un pek çok portresini yaptığı gibi, Deliliğe Övgü’yü de resimlemiştir. Bu yapıtların bir kısmı Basel , bir kısmı da Louvre Müzesi'ndedir.

Yazılışından tam 500 yıl sonra, aşırı entelektüel felsefelerin yaşamı bazen kavramaktan yoksun olduğunu düşünmesinin güzel bir anlamı olduğunu düşünmeden edemiyor okur. Bir başka konuda daha düşünmemiz gerekiyor bu kitabı okurken, o da, isteri, delilik, çılgınlık gibi sözcüklerin hep dişil karakterde olması. Türkçede dişil-eril sözcük ayrımı olmadığı için Deliliğe Övgü’nün Türkçesinde bu ayrım hissedilmiyor ama Havva’nın Cennetten kovulmasından beri kötülük ile özdeşleştirilen kadına Erasmus’un daha sevimli yeni bir yüz verdiği kesin!

Hiç bir duyguyu tatmayan bilge mi gerçeğe hakimdir yoksa bir deli mi?sorusunu delilik diye yanıtlayanları beklemekte evrenine 'Deliliğe Övgü'.

27 Kasım 2009 Cuma

pUdrA sEslİ kAdIn..

Derin gözler..Donuk bakışlar..Soluk bir ten eşliğinde ruhunu okşamaya başlar şarkıcı ve bestekar Fiona Apple McAfee Maggart en umutsuz anlarda..1977 Eylülünün 13'ünde armağan edildi gezegenimize kulaklara masum bir buse kondurmak için.Müzik endüstrisine girişi,bir plak yapımcısının çocuğuna dadılık yapan bir arkadaşının plak yapımcısına Apple'ın demosunu vermesiyle oldu.Apple'nin mezzo-soprano sesi,piyano çalmaktaki becerisi ve şarkı sözleri Sony Music yapımcısının dikkatini çekmiş olup üzerine bir de albüm anlaşması yapıldı.


1996 yılında Sony'nin yan şirketlerinden biri tarafından piyasaya sürüldü Apple'ın ilk albümü 'Tidal'.Albüm, 2.7 milyon kopya satış ile ve Amerika'da üç kez platin albüm ünvanına layık görülüşüyle ilgi odağı oldu.Üçüncü single 'Criminal' ile asıl patlama sağlandı denilebilir,şarkı Amerikan Billboard Top 100'de ilk 40 şarkı arasında listeye girdi.Tidal albümünden çıkan diğer singlelar 'Shadowboxer','Slow like Honey','Sleep to Dream','Never is a Promise' olmuştur.Özellikle 'Shadowboxer' parçası melodisi ve Apple'ın tahrik edici sesiyle tutku kavramını uzuvlarınızdan derinlerinize değin ilerletmeyi becerir.Doğanın renklerinin muhteşem renk ve kokusuyla duyu organlarımızı şenlendiren Apple verdiği bir dizi kızgın demecin ardından imajı kısır döngüye girdi.Bunlar içinde en iyi bilineni,Apple'ın 'En İyi Sanatçı' ödülünü aldığı 1997 MTV video müzik ödülleri töreninde yaptığı konuşmadır.'Bu dünya saçmalığın ta kendisidir ve bizim havalı olduğunu düşündüğümüz şeyler,bizim giydiklerimiz ve bizim söylediklerimizi kendi hayatınız için örnek almamalısınız' şeklindeki konuşması salonda aldığı alkışlara rağmen medya tarafından acımasızca eleştirilmiştir.Eleştirilerin yoğunlaştığı bu dönemde,Apple Pleasantville filminin müziği için The Beatles'ın 'Across the Universe' ve Percy Mayfield'ın 'Please Send Me Someone to Love' şarkılarını yeniden yorumlamıştır.


1999 yılında Apple'ın ikinci albümü,'When the Pawn' piyasaya çıktı.Albümün tam adı 'When the Pawn Hits the Conflicts He Thinks like a King What He Knows Throws the Blows When He Goes to the Fight and He'll Win the Whole Thing Fore He Enters the Ring There's No Body to Batter When Your Mind is Your Might So When You Go Solo.You Hold Your Own Hand and Remember That Depth Is the Greatest of Heights and If You Know Where You Stand.Then You'll Know Where to Land and If You Fall It Won't Matter,Cuz You Know That You're Right.Albümün adı Apple'ın Spin dergisinde onu olumsuz bir şekilde eleştiren bir makalenin ardından gelen okuyucu mektuplarından esinlenerek yazdığı bir şiirden oluşuyordu.Albüm adının inanılmaz uzunluğuyla,bekleneceği üzere Guiness Rekorlar Kitabına girmiştir.Albüm The New York Times ve Rolling Stone'dan olumlu eleştiriler almıştır.Bir önceki albüme göre vurmalı çalgıların hakimiyetinin fazla olmasıyla beraber dışavurumcu şarkı sözleri ile de dikkat çekmiştir.Platin plak ünvanını almasına ve 917.000 kopya satmasına rağmen ticari olarak önceki albümün başarısını yakalayamamıştır.Albümün çıkış parçası 'Fast as You Can' Billboard'larda ilk yirmi arasında yer almış ve Apple'ın Birleşik Krallık'ta top 40 arasında yer alan ilk hiti olmuştur.Bunu izleyen diğer iki parçanın videosu,'Paper Bag' ve 'Limp' çok ilgi görmemiştir.
Apple Johnny Cash ile birlikte Simon ve Garfunkel'in 'Bridge over Troubled Water' şarkısını yeniden yorumlamış ve bu şarkı Cash'in daha sonra Grammy Ödülü alan American IV:The Man Comes Around albümünde yer almıştır.Apple'ın üçüncü albümü,Extraordinary Machine Mayıs 2003'te Sony yapımcılarına teslim edilmişti.Sony bu albümden hoşnut olmadığından proje iki yıl boyunca rafa kaldırıldı.2004 ve 2005'te albüm parçaları MP3 formatında internete sızdırılıp Amerika ve uluslararası radyolarda çalınmaya başladı.Albümün resmen piyasaya sürülmesini desteklemek için Apple hayranları tarafından 'Free Fiona' kampanyası başlatıldı.2005 Ağustos'unda albümün piyasaya çıkış tarihi olarak aynı yılın ekim ayı belirlendi.Albümün piyasaya sızdırılan 11 parçasından ikisi yeni albümde değişmeden kaldı,diğer dokuzu tamamıyla yeniden düzenlendi ve bunlara bir de yeni parça eklendi.Bu albüm Apple'ın Amerikan listelerinde yer aldığı sıralamayla en başarılı albümü oldu(listeye yedi numaradan girdi) ve 'En İyi Pop Vokali Albümü' olarak Grammy Ödülü aldı.'Parting Gift','Get Him Back' ve 'Not About Love' parçaları Billboard listelerine girememiş olmasına rağmen albüm altın plak ünvanı aldı ve 462.000 kopya sattı.2006 yılında Apple Tim Burton'un yapımcılığını yaptığı The Nightmare Before Christmas filminin müziği için 'Sally's Song' şarkısını yeniden yorumladı.Mayıs 2006'da Apple VH1'deki Decades Rock Live'da Costello'nun 'I Want You' adlı hit parçasını yorumlayarak Elvis Costello'ya saygısını sundu.
Hayata ve düzene olan isyanını ses tellerinin o inanılmaz titreşimleri ile kulaklarımıza yollayıp,naifliği ve sadeliği ile gözlerimizi kamaştıran pudra sesli kadın tanrının bizlere armağanıdır.

mOr kAdİfEmsİ yAnIlsAmAlAr..

Baştan kaybedilmiş bir oyundu,acizlikleriyle içimizi yakıp kavuran..
Darağacında sallandırmak boyunlarımızı en çıkar yoluydu,saplantı düzeyindeki tutkularımızın..
Ruhundan sızan irinlerdi,ilençli ışıkçizgilerimin karşılığı..
İçinin ağrısı attırıyordu, tüm mutluluk çığlıklarını..
Beklentili bir boşvermişlik hali sarmıştı,ruhbiçimci oyunlarını..

Kimsesiz..
Öylesine..Ölesiye..

Üstüne bir şilte attım yalnızlığımın;
Uyuşmuş dışavurumlarım sarsmasın diye kavislerini derin darbelerle..
Büzüşmüş korkularım soluyor mora doğru çürüyen suskunluğunu..
Bir yanılsamaymış oysaki suskuyu boyadığın morluğun..
Solgun hayallerimin mora açlığıymış..
Her kaçışımda ölüm sandığım sana açlığımmış..
Ölüm ısıtırken tüm ayrıntılı uzuvlarımı,üşüdüğümü düşünürmüşüm..

Kimsesiz..
Öylesine..Ölesiye..

Tıkanış..
Dokunmaya..Duyumsamaya..Düşlemeye..
Susuş..
Gidişine..Yitişine..Düşüşüne..
Umuş..
Dönüşüne..Sarılışına..Oluşuna..

Tıkanış,susuş,umuş prizmasının dansıydı;
Var olmasını isteyip,olmadığını düşünüp,varmış gibi yaptığımız..

KaLeCiNiN PeNaLTı aNıNDaKi eNDiŞeSi..

İç ses-dış ses..karışıyor..Kaleci, penaltıyı atacak elemanın gözlerine bakar ve şunları düşünür: "Sağa baktı. Demek ki sola atacak. Ancak bütün penaltıcılar bunu yapıyor ve bunu o da, ben de biliyoruz. yani o, benim onun sağa baktığımı görüp sola atacağını önceden bildiğimi bildiğinden, sağa bakıp yine de sağa atacak olabilir. Peki ya bunu da düşündüğümü düşündüyse. Yani sağa bakmasına rağmen, herkesin batığı tarafın tersine attığımı bildiğimi bilip yine de sağa atacak olduğunu kestirdiğimi düşünüyorsa sola atacaktır o zaman. Evet, ama ya sağa bakmasına rağmen sola atacak olduğunu önceden bildiğimi düşünüp buna rağmen sağa atacağını da kestirdiğimi fark edip sola atmaktan vaz geçtiğini..." diye sürer.

''Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi'' , Time'ın 'Beckett'den beri çağdaş yazının en büyük adı' diye nitelendirdiği Peter Handke'nin en önemli yapıtlarındandır.Dille dünya arasındaki ''boş''luğun romanıdır.Batı toplumlarında yaşayan ''uygar'' insanların ilişkisinin (ilişkisizliğinin) yarattığı ''boş''luğun ''özgürleştirici'' ve ''öldürücü'' boyutları üzerine kuruludur.Romanı edebiyat estetiği açısından farklı kılan yan,Handke'nin dile olağanüstü bir önem vererek ''boş''luğun üslubunu yaratmış olmasıdır.Klasik romanlardaki tip olmamakla beraber kalecinin penaltı anında duyduğu endişenin bütün bir hayata yayılmasından duyulan tedirginlik ve dilin ilişki kurmadaki eksikliği harika bir dille anlatılır romanda.

Handke'ye göre, ''Edebiyatın görevi toplumsal koşullandırmayı yıkmak ve kültürün insan ve doğa üstündeki baskısını kaldırmaktır.Ama edebiyatın kendisi de her zaman için kültürün bir parçasıdır ve dolayısıyla kendi içine dönük ve kendine yeniktir.Yazmak,kendi kendini hapsetmek,kendini yaşamadan uzaklaştırmaktır ve bu da bir tür şizofrenidir aslında.''

Yalnızlık,boşluk,ilişkisizlik,dilin ilişki gücü gibi temalarla alakalı olanlar; zor metinlerden hoşlananlar için vazgeçilmeyecek bir başucu kitabıdır kendileri.

22 Kasım 2009 Pazar

dÜş'Ün dÜş'kÜn hAllErİ..

Sarsıntılı uçuşların serin dalgaları sarıyor beynimi..
Bilinmeyenin ulaşılmaz esintisi vuruyor kirpik köklerime..
Yaylı bir çalgı tavrıyla süzüyor filmin kağıttan orkidelerle bezenmiş karelerini..
Esintiyle sürüklenen ayrılık spot ışıkları genişletiyor göz damarlarımı..
Oysaki..
Tüm kavşaklarım isyanda bu yok-oluş varlığına..

Sen Ben'in içinde
Ben Sen'in içinde
Sen-Ben ney'in içinde..

Sessizlik fısıldıyor ney tınında duyuşlarımıza;
Huzuru kollarımıza sermek için kayıp-oluşumuzda..
Varlıkların,kayıpların,yoklukların oluşu hikayemiz..
Ve sen soluduğum gri kokusu,
Ben yürüdüğün mürdüm bahçesi
Ve biz bir hikayenin acıyla boyanmış sonlu imgesi..

Bunaltıcı bir oyunun tensel terinin çekiminde gel-git yaşarken;
Fetişlerimizin tadını almanın dayanılmaz hazzından vazgeçemiyorduk..
Sokulunca hayattan hırpalanmış vücudun ince bacaklarım arasına;
Kırmızıya bulamıştık grileşen nemli havayı..
Bu bir döngünün nasıl kısırlaştırılabildiğinin ruh yansımasıydı..
Şehvet kanallarının kimi zaman sarsıcı kimi zaman durgun uzanımıydı..
Boylu boyuna.. Boynumuzda..

Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain..




Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain ..Türkiye'deki gösterim adıyla Amélie..Audrey Tautou'nun oyunculuğuyla devleştiği bir Jean-Pierre Jeunet filmidir kendileri..Jeunet ve Guillaume Laurant tarafından kaleme alınmış Fransız romantik komedisi Montmartre'de geçmiş olup modern Paris hayatının idealize edilmiş, alaycı bir yorumudur.Film Nisan 2001'de Fransa,Belçika ve Fransızca konuşulan batı İsviçre'de gösterime girmiştir.Avrupa film ödüllerinde en iyi film ödülünü almış,ikisi En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında olmak üzere dört Cesar Ödülü almış.En İyi Senaryo dalıyla birlikte iki BAFTA Ödülü ile ödüllendirilmiştir ve Akademi Ödüllerine aday gösterilmiştir.

Amélie Poulain, bir doktor olan babası tarafından diğer çocuklardan, kalp hastalığı olduğu gerekçesiyle, uzak yetiştirilen bir çocuktur. Aslına bakılırsa babasının yanlış bir teşhisidir bu, çünkü Amélie’nin babasıyla kurduğu nadir fiziksel temas babasının sağlık kontrolleriyle gerçekleşmektedir ve bu kontroller sırasında Amélie heyecanlanmakta, kalp atışı hızlanmaktadır. Amélie’nin annesiyse, en az babası kadar nevrotik bir kadındır.Amélie küçük bir çocukken, annesi, Notre Dame Kilisesi’nin tepesinden atlayan bir kadının üzerine düşmesi sonucu vefat etmiştir. Böylece babası daha da sessiz ve silik biri olmuş, kendisini eşi için ilginç bir anıt mezar düzenlemeye adamıştır. Amélie de bu yalnızlığın ortasında kendini eğlendirebilmek için, oldukça ilginç ve derin bir hayalgücü geliştirmiştir. Amélie büyüdüğünde Montmartre’da bir café olan ve eski bir sirk göstericisi tarafından yönetilip, birçok ilginç kişinin çalıştığı Çift Değirmen’de garson olarak çalışmaya başlar. 22 yaşındayken, Amélie için hayat oldukça basittir; kahramanımız birkaç başarısız romantik ilişki denemesi sonucunda, kendisini crème brûlées’siyle bir çaykaşığı ile oynamak, gün ışığında Paris’te yürüyüşe çıkmak, St. Martin’s Kanalı’nda taş sektirmek, yüzeyi hoşuna giden taşları toplamak gibi çeşitli küçük zevklere adamış ve hayalgücünü tamamen serbest bırakmıştır.Hayatı,Prenses Diana’nın öldüğü gün değişmeye başlar. Haberlerden duyduğu şoku takiben yaşadığı bir dizi olay sonucunda, gevşemiş bir banyo fayansının arkasında, bir çocuğun yıllar önce saklamış olduğu metal bir kutu bulur ve bu kutunun sahibini aramaya çalışır. Bu arayış içerisinde kendisiyle bir anlaşma yapar; eğer kutunun sahibini bulursa, hayatını iyiliğe adayacaktır. Bulamazsa da… bu çok üzücü olur.Pek çok yanlış tahminin ardından, kendisiyle aynı apartmanda yaşayan “cam adam” lakaplı ressam Raymond Dufayel’in yardımıyla, kutunun gerçek sahibini bulur ve çeşitli numaralarla kutuyu sahibine iletir. Ardından adamı gözler ve üzerinde yarattığı mutluluğu görünce, diğer insanların hayatında güzel şeyler yapmaya karar verir. Bu Amélie’yi gizli bir adaleti sağlayıcı ve koruyucu melek yapar hayatına etki ettiği insanların gözünde. Babasının hep hayalinde olan dünya turuna çıkmasını sağlar, iş arkadaşlarına, apartmanın yöneticisine, manavın çırağı Lucien’e gizlice pek çok iyilik ve sürpriz yapar.Ancak Amélie diğer insanlarla ilgilenirken, kimse kendisiyle ilgilenmemektedir. Başkalarının mutluluğu yakalaması için uğraşırken, kendi yalnızlığını sorgulamaya başlar. Bu sorgulama, pasaport için fotoğraf çekilen fotoğraf kulübelerinden, kenara atılmış, yabancılara ait vesikalık fotoğrafları toplayan, tuhaf karakter Nino Quincampoix ile olan bağıntısını görünce daha açık ve rahatsız edici olmaya başlar. Her ne kadar Nino’yu kendi yöntemleriyle pek çok dolambaçlı şekilde cezbetmeye çalışsa da, özünde utangaçtır ve Nino’ya yaklaşamamaktadır. Ancak Raymond’ın öğütleri sonunda, başkalarının mutluluğu için uğraşırken kendi mutluluğunu da elde edebileceğini öğrenir.

Ticari ve sanatsal açıdan büyük başarı elde eden film buna rağmen les Inrockuptibles yazarı Serge Kaganski’nin ağır eleştirilerine maruz kalmıştır.Kaganski’ye göre film, Fransız toplumunun realistlikten oldukça uzak, şaaşalı bir betimlemesi, eski, etnik grupların nadir görüldüğü, gizli lepenist bir Fransa kartpostalıdır. Paris çeşitli etnik kökenin bir arada bulunduğu bir şehirdir ve Montmartre’ın bitişiğinde, siyahi yerleşimlerin bulunduğu ve burada yaşayanların filmde pek az görüldüğü Barbès-Rochechouart bölgesi yer almaktadır. Eleştirmene göre, yönetmen, mükemmel Paris’in rüyası bir görüntüsünü yakalamak için, siyahi insanların filmde yer almaması gerektiğini düşünmektedir. İlginç olansa, filmde sadece tren istasyonunda Amélie’yi rahatsız etmek için arkasından yürüyen üç serseri için siyahi oyuncu kullanılmış olmasıdır.David Martin-Castelnau ve Guillaume Bigot gibi diğer eleştirmenlerse, Kaganski’nin bu eleştirisini haksız bulmakta ve Kaganski’nin iddialarını, bir çeşit “elit” grubun, filmdeki sıradan insanlara karşı hastalıklı bir aşağılama olarak değerlendirmişlerdir. Filmin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet ise, filmde Lucien rolünü üstlenen Kuzey Afrika kökenli oyuncu Jamel Debbouze’yi örnek göstererek bu eleştirilere karşı çıkmıştır.Filme getirilebilecek bir eleştiri de, yeniden yapılandırılma aşamasında olan bir bölge olan Montmartre’da, Amélie gibi bir garsonun, sadece garsonluktan aldığı parayla herhangi bir ulaşım aracına ihtiyaç duymaksızın nasıl işe gidebildiği, iş yerine nasıl bu denli yakın yaşayabildiği ve iş dışındaki boş vaktinin neden bu kadar çok olduğuna yönelik olabilir.

Bu tatlı kaşığın içinde neler yokki:

-Gospel şarkıcısı Sister Rosetta Tharpe’ın bir televizyon gösterisi

-1998 yapımı Bill Cote belgeseli Seventeen Seconds to Sophie’den bir alıntı

-Tom Davenport’un belgeseli “Born for Hard Luck” tan “Peg Leg” Sam Jackson'ın olduğu sahne

-Dufayel’in reprödüksiyonunu yaptığı Pierre-Auguste Renoir’e ait olan “Sandalda Öğlen Yemeği” (Le Déjeuner des canotiers)

-Marc Solal ve François David’e ait olan "La tête dans les nuages" ("Bulutlardaki Kafa") adlı kitaptan hayvan şekilli bulut resimleri.

-François Truffaut’ın Fransız Yeni Akım filmi Jules et Jim’den 3 parça:

..Jules, Jim ve Catherine bir üst geçitten koşarken

..Bir öpüşme sahnesinde, farkedilmeyen bir böceğin, iki aşığın arasına gelip ve kadının ağzının içine giriyormuş gibi göründüğü sahne. Bu görüntü, Amélie’nin anlatıcısı tarafından özellikle vurgulanmış ve böceğin ekrandaki hareketi bir yuvarlak içine alınarak gösterilmiştir.

..Catherine’in şarkı söylerkenki görüntüsü.

Jenuet aslında Amélie rolünü İngiliz aktris Emily Watson için yazmıştı.Senaryonun asıl eskizlerinde Amélie’nin babası Londra’dan yaşayan bir İngilizdi. Ancak Watson’ın Fransızcası rol için yeterli değildi ve aktrisin diğer çekimleriyle filmin çekimleri çakıştığından ötürü, Jenuet senaryoyu Fransız bir aktris için yeniden yazdı. Audrey Tautou, yönetmenin ilk tercihiydi.AmélieCannes Film Festivali’nde gösterilmedi. Jenuet, bir önceki filmi “La Cité des enfants perdus “ (Kayıp Çocuklar Şehri)’ya karşı gelen soğuk tepkilerden sonra Amélie’yi festivale çıkarmamaya karar verdi . Amélie’nin festivaldeki yoksunluğu, filme karşı oldukça beğenen medya ve izleyiciler tarafından tepki topladı.Bir sahnede, Amélie, oturduğu binanın eski yöneticisine giderken, sokakta yeni bir Volksvagen Beetle'ın önünden geçmektedir. Oysa filmin geçtiği zamanlarda bu araba henüz üretimde değildi. Jenuet filmle ilgili yorumlarında, bu arabanın olduğu sahneyi değiştirmediğini, bu sahnenin Amélie'nin tarihle uyuşmaz kimliğinin bir göstergesi olduğunu belirtmektedir.Filmin İngilizce altyazılı versiyonlarında, apartman yöneticisi Madeleine Wallace, Madeleine Wells olarak adlandırılmıştır. Filmin orijinalinde, Madeleine, soyadının Paris'teki Wallace Şelalesi'yle aynı olduğunu belirterek ağlamaya mahkum olduğunu söyler. İngilizce versiyonda da aynı replik, "Wells Şelalesi" ile değiştirilerek aktarılmıştır. Amélie'nin etkileyici sahnelerinden biri olan, hayvan şekilli bulutların olduğu sahnede, şekiller Marc Solal ve François David'in kitabı "La tête dans les nuages"den birebir çizilmiştir.Film, Michael Sowa'nın çeşitli resimlerini içermektedir. Sowa'nın resimleri Amélie'nin yatakodası duvarlarını süslemekte ve bir açıdan Amélie'nin aşk hayatıyla ilgili bağlar kurmaktadır.

Toz pembe baloncuklarla dolu bir hayal şişesi..İşte..Orada duruyor..Ve gelin beni tadın diyor..

17 Ekim 2009 Cumartesi

ÖLÜ bİr gEzEgEnİn bUğUlU gÖzlErİndEn sIzAn AyrILIk sEnfOnİsİ..

İğne ucu naifliğinde paradokslarım okşarken mayhoş tenimi bir zincir edasıyla..
Gece sessizliğiyle vuruyor korku dolu tımarhane koridorlarıma..
Derin ve oyuk bir yara sarkıyor yanlış anlaşılmış yıllardan..
Doğuşa olan özlemle hırpalanıyor ıskalanmış hayallerim..
Tinin ve ormanın çalkantıları karışıyor içinin(içimin) müziğinde..
Tinin ormana olan hasretimidir benzerliğin mithosu?
Sarsıcı hiç-liklerin anlamsız hep-lerde kıvranışı yakalıyor nöronlarımı..
Sinapslar avuç açmış anlamlı varoluşlara,keşif hareketlenmelerine,yaratma süreçlerine..
Çünkü..
Korkuyordu..
Korku yordu..
Bağlantı kopukluklarından,kopukluk anksiyetelerinden,anksiyete rüzgarlarından..
Hüzün denizinin köpüklü dalgalarının akışkanlığında kaybolan us;
Yuttuğun beni bir gün geri verme olasılığını düşlüyor..
Nasıl bir el uzatıştır bu ustan kalbe?
Bu dönüşü kaybedilmiş,bir geri dönüş yolculuğuydu..
Ve şimdi aynalara yüklemekteyim yanılsamalarımı ki salsın diye sana içimin kokusunu..
Düş prizması içindeki renklerin renksizliğe tepki sirkülasyonudur kokumda uçuşan yıldız tozları..
Renksizliğin kestiği kılcallarımdan arta kalan bir sen bir de(..)

Fil narinliğimde sancılarımı salayım geçmişe!
İçimi alsın..
N-içini alsın..
(O) Yok-sa..
Yok-oluyorum..
..
..

mÜrEkkEp aCıSı..

“…ölümün kitabinda kaç sayfadir yasam
değdikçe sevdanın elleri neden eskir yapraklar
çekingen zaman en büyük çile
gümüş damlalar en kutsal sessiz iz
içinden içime akar...''

..Diyen dizelerin geçtiği şiirden adını alan bu şiir kitabı Ekim 2006'da Artshop yayınlarından 30. şiir dizisi olarak sunuldu.1986 yilindan beri siir ve yaziyla ugrasan Sükran Aydin “aslolan siirdir” izleginden yola çikarak, siir dünyasinda kimseye benzemeyen rüyalarini, özlemlerini, ayrilik, ask, hayat gibi kavramlari yeniden sorgulayarak kendine özgü bir siir diliyle olusturdugu siirlerini “ Mürekkep Acisi” adini verdigi siir kitabinda topladi.Kimi dergilerde şiirleri yer alan Şükran Aydın ilk kısa öykü denemesini,katıldığı yaratıcı yazarlık ve deneysel düşünme atölyesinde ''laf'' başlığı ile kaleme aldı.

''bütün gezegenleri gezdim
ölmüş nane kokuyor
hiçbir şey beni kesmiyor
senin kestiğin kadar''

1973 İstanbul doğumlu olan Aydın'ın 1993'ten bu yana devam eden finans piyasasındaki profesyonel iş yaşamı yanında bir çok uğraşı bulunmaktadır.İnternette,atıkların geri kazanılması ve insani yardımlar amacının da yer aldığı ''geri kazanım e-çaba grubunu'' kurdu.Organizasyonu daha iyi yönetebilmek ve sivil toplum kuruluşlarını tanımak için sivil toplum kuruluşu yönetici geliştirme programına katıldı.Toprak ve bitki dünyasına hayranlığını amatör bahçivanlık kursu ile bilgiye dönüştürmeye çalıştı.Deniz altı merakını dalgıçlık eğitimi alarak giderdi.Daha sonra da ''eğitimcinin eğitimi programında'' yer alarak eğitim vermeye odaklandı.Bunun ardından bireylerin karşılaştıkları yokuşlarda sorun teşkil eden gündemlerine katkı sunabilmek için,ICF/Coaches Training Institute'nun Co-Active Coaching temel programına katıldı.Otarihten itibaren de profesyonel ''yaşam koçu'' olarak hizmet vermeye devam ediyor.

''ol(a)mayanı
olmayanı
olamayacak olanı
yani biz
bizi sevecek birini aradık''

Siirlerinden “perili bir irmak aktigi” ve siirlerini “günesi yalamis yutmus bir sahra” acisiyla yazdigi dogrudur. Varlik - yokluk konularinin üzerine de gitmesinin siirlerini daha da zenginlestirdigini, siirlerine mistik bir sicaklik kattigini söyleyebiliriz. “tanri sicaktir öksüz gibi beni sarar” demisligi vardir. “beton kumas” diyerek yazdigi misralari “demirden evlerin” ruhuna su serpmektedir. Ve “yorgunluktur yolcunun ayak izi, izden öte olsak/ sifrelidir ellerimiz dokunsak ve çözsek içimizdekini” diyen, duru ve akici bir Türkçe’yle yazilmis siirlerinde degisik imgeler barindirıp, yogun bir lirizm göze çarpar.

''zaman,unuttun bende acını
alıp da gitmedin,serdin postunu''
..
..

2 Ekim 2009 Cuma

Plastik Düşler..

Düşle gerçek arasında gümüş rengi solgun ışık sızıyor bir adamın masif kapısında ..
Ayrılığa aralanmış pencereden savrulan tülden akıyor yaşanmışlıklarla döşenmiş mozaikleri ..
Karanlık ırmağın ürkütücü dalgalarını duyumsuyor mora kesilmiş ayak parmak uçları ..
Taşkın bir nehrin hırpalayıcı bulanık suları vururken okyanus özgürlüğüne ..
Kınına sokulan kılıç gibi gömüldü aydınlıktan karanlığa ..

..
Sen! Düş-leyen!
Ben! Düş-lenen!
İçinde ateş parçacıklarının parladığı bir varilin çevresindeki serseri sokak çocuklarıydık ..
..

Duraksamaktan hiç vazgeçmeyeceğim ıstıraplı uğrak yerisin melankoli kokan gizemli ormanımda ..
Koşuşturmalarım,haykırışlarım,kovalamacalarım .. Bırakmayacak yakanı ..
Aitlik hissi kaybolmuş kırık dökük parçalarım fantastik saflaştırma taarruzunda;
Gri, buğulu, naif zihinsel paradigmalarımı ..
Soyut yaraların karaladığı benliğim gitgide daha da izbelenen bir labirentin imgelemsel tını ..

Ve ..
Sen! Düş-lenen!
Ben! Düş-leyen!
Yaşanmış bir düşün tadılmamış taneciklerinin milimetrik geometrisine döşenmiş yalnız kahramanlarıydık ..
..

1 Ekim 2009 Perşembe

ÇOCUKLUĞUN SOĞUK GECELERİ..

'Bizi saran sıcaklığın.Soğuyan gecelerin.Ve geceleri bürüyen yıldızların.Ve dolunayın.Ve dolunayla birlikte uykusuz kalan insanların.Dolunayla birlikte uykusuz kalınan gecelerin soluk,sisli sabahlarında ölümü bekleyen insanların.
(Ölüm de bir günlük olay değil mi?)
Bizi saran sıcaklığın.Soğuyan gecelerin.Ve geceleri bürüyen yıldızların.İki insanın sarılarak geçirdiği bu sarsıntı özü olmalı evrenin.Sonsuza dek varan,var eden,yaşatan,yaşamı ileri çağlara doğru devreden bu birleşme...'

..Diye bitirir çocukluğundan başlayarak içine düştüğü yaşamın,kimi zaman fiziksel-kaba,kimi zaman inceltilmiş-dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını ve yaşadığı ya da 'yaşamasına izin verilmek istenmeyen' farklılığını ve uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikli bir biçimde,'teninde duyarak' işlediği 'Çocukluğun Soğuk Gecelerini'.

'Neden bunalımları çözümleyemiyoruz?Neden dost olmadan,erkek-kadın,karı-koca olmaya çabalıyoruz?Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı?Sevişmek için,ilkin nikah imzasımı atılmalı?Ya da yalnız kalıp,yıllar yılı erkek-kadın özlemiyle kendi kendilerine mi boşalmalılar?Erkekler,kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar?İlk kadını genelevde mi tanımalılar?Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine 'mal' gözüyle mi bakmalı?İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı.Bizim insanlarımızın insan sevmesi,insan okşaması çocukluktan engelleniyor.Saptırılıyor.Çarpılıyor.'

Özlü'nün kadınsal duyarlılıkla ruhumuza serdiği delilik süsü verilmiş kelimeler topluluğundan alıntılarla dolu bir yazıya dönüştüğünün farkında olaraktan, üzerine söyleyecek söz olmayan bu kadını kendinden daha güzel kimse anlatamaz gerçeğini sürmekteyim ileriye aslında.

'Düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur.Hiçbir şey,hiçbir korku...Aklını en acı olana,en derine,en sonsuza atmışsan korkma.Ne sessizlikten,ne dolunaydan,ne ölümlülükten,ne ölümsüzlükten,ne seslerden,ne gün doğuşundan,ne gün batışından..Sakin ol.Öylece dur.Yaşamdan geç.Kentlerden geç.Sınırları aş.Gülüşlerden geç.Anlamsız konuşmaları dinle,galerileri gez,kahvelerde otur-artık hiçbir yerdesin..'

Yaşamın yalnızca başlangıcını oluşturmakla kalmayan,sürekli dönülen,belki de hiç çıkılamayan çocukluğu yansıtmakta olan bu eser Özlü'nün ilk romanıdır.Yetişkinlerin,tıpkı çocukluğa olduğu gibi,farklılığa da aman vermeyen dünyasına karşı yazar,anıların çıplak gerçekliğine sığınıyor.

'Benim en büyük mutluluğum her şeyden kaçmak.Tüm çocuklardan,tüm acılardan,tüm sevgilerden,tüm orgazmlardan,tüm gecelerden,tüm günlerden.Her hilal aydan,her ülkeden.Ben her gece ölüyorum.Her sabah yeniden canlanıyorum.Her yirmi dört saatlik zaman dilimi hem ölüm hem yaşam aynı zamanda...'

Bu zaman dilimini anlamlandırmak için beklemekte raflarda Tezer Özlü her sihirli dokunuşuyla..

mElAnkOlİ tIlsImI : blOndE rEdhEAd vE mİsEry İs A bUttErfly..



Başka..Başka rüyalar,başka algılar,başka duygular..Başka terimini sihirli kürelerinde barındırıp yıldızlar uçuşturan büyücülerin etrafındaki renk cümbüşünün melankolik,sarsıcı ve vazgeçilmez tonudurlar kendileri..Fil naifliğinde ağrı ile dudaklarını kıpırdatan Kazu yalın titreşimlerini etrafa salarak hücrelerinizi hareketlendirir bir anda..Ve anlamazsınız..Sihirli kürenin içinde açarsınız göz bebeklerinizi 'Elephant Woman' ın tüm kırılganlığı ve melankolisiyle!Karamsarlığın melodik basamaklarında tırmanmaktır..Her kaybedişinizde ve kayboluşunuzda kaybediş meleğinize mırıldandığınız hüzün demetidir..Serzenişinizdir herşeye ve hiçbir şeye..Bu parça 'Hard Candy' filminde de eşlik eder duyuşlarımıza.'Messenger' ile adım atmaya başlarız içimizin ağrıları ile inleyen küremizde..Kontrolünüzün bir başkasının eline geçtiğini hissederken bir yandan sıyrılmaya çalışırsınız huzura doğru..Melodik kıvranışlar kaplar vücudunuzu ve sonumun şarkısımı diye geçerken 'Melody' ye süzülür kulaklarınız..Keskin hareketlenmelerle sancılanırken sinir zedelenmelerinden mahrum bırakmak için çırpınırsınız,umuda avuç açmanın gerekliliği hüküm sürer iliklerinizde..Kapı gıcırtısı mı,mutfak robotunun iç tırmalayıcı sesi mi gibi soru işaret baloncuklarının kafa üzerinde belirmesi ile uçuşan arıza sözlerin kadife sesli hatunu 'Doll Is Mine' dan 'Misery Is A Butterfly' a geçişi ile sürdürür ihtişamını ki bu parça albüme de adını verir.Başlangıcından sonuna kadar alır götürür sizi beyninizin arasındaki kıvrımlara.Hüzün kokulu melodi demetidir kendileri.Huzur uzaktadır artık.Neden bu kadar arıza peşinde koşuyor ruhumuz diye sormayın kendinize..-Zaten hepimiz arıza değilmiyiz?-..Öyleyiz..Biliyoruz..


Bir adamın masif kapısı karşılar bizi sonrasında..Düş-üş boşluğa,sonsuzluğa,içime,içine,içimize..'Falling Man' kavrar hareketli kavisleriyle ve seslenir'-still learning how to fall' diye..Hala öğreniyoruz nasıl düşüldüğünü..Alternatif rock ve indie rock olarak tanımlanan grup Kazu Makino,Maki Takahashi ve İtalyan ikiz kardeşler Simone Pace ve Amedeo Pace tarafından kurulmuş olup adını 1970-80'lerin New York'lu grubu DNA'nın bir parçasından alır.İlk olarak Sonic Youth'un bateristi Steve Shelley'in ilgisini çekmiş olup 1993'te kendi ismini taşıyan albümlerinin yayımlanmasına yardımcı oldu.Kısa bir süre sonra Maki Takahashi gruptan ayrıldı ve grup üç kişi olarak yoluna devam etti.Üçüncü albümleri Fake Can Be Just As Good kayıtlarında basçı Vern Rumsey gruba misafir olarak katıldı fakat bu albüm sonrası yollarına bir basçı olmadan devam etti.Dördüncü albümleri In an Expression of the Inexpressible sırasında Fugazi grubundan Guy Picciotto prodüktör olarak gruba katıldı.Bazı şarkılara katkıda bulunmakla beraber Melody of Certain Damaged Lemons ve Misery Is a Butterfly kayıtlarında da yine prodüktör olarak çalışmaya devam etti.Ayrıca bu iki albüm arasındaki süre Makino'nun geçirdiği at kazası nedeniyle uzamış olmakla beraber on bir harika şarkıyı ruhumuza armağan etmesini sağladığından dolayıda buruk bir sevinç oluşturmuşturduğunu da itiraf etmek gerekir.

Çekici bir karanlık ve melankoliyi bünyelerinden eksik edemeyenler için 'Anticipation' , 'Maddening Cloud' , 'Magic Mountain' ve 'Pink Love' ile seslenmeyi sürdürüp 'Equus' ile sonlandırır.İncelikler,kırılganlıklar,sancılar,bıkkınlıklar içinden sıyrılıp soluk alsın istiyorsanız varoluş tılsımınız - İşte! Orada duruyor..Bekliyor..Uçuşan yıldızlarıyla sihirli kürelerinde..

30 Eylül 2009 Çarşamba

DÜNYA EDEBİYATININ GAMLI PRENSESİ VİRGİNİA WOOLF VE AĞRI..

Dünya edebiyatının şuh latifesi..Sanrılar,hayaller,sıkıcı gerçekler sarmalının doğurduğu acı ve ağrı sirkülasyonunun dayanılmaz çekiciliğini içinde barındıran gamlı prensesidir kendileri..Bilinç akışı tekniğiyle harmanladığı yazılarının vazgeçilmez konusu olmasının yanında ağrının ihmali üzerine kafa yorar.Bu akımın en harika yapıtı Mrs Dalloway olup Orlando,Gece ve Gündüz,Dalgalar,Kendine Ait Bir Oda,Flush ve Perde Arası gibi eserleri ile düşşel dünyamızda kalıcı izler bırakmış olan Woolf'a göre insanlar ''bedenin dramı'' yerine ''zihnin yaptıklarını'' yazmaktadırlar.Ve bunu ''Hasta Olmak Üzerine'' adlı denemesinde dile getirir.

''Bedenin,ona köle olan zihinle,yatak odasının ıssızlığında ateşin saldırısına ya da melankolinin bastırmasına karşı ne büyük savaşlar verdiği görülmez.Bunun nedenini bulmak için de öyle çok uzağa gitmeye gerek yok.Bu gibi şeylere yüz yüze,dürüstçe bakabilmek için bir aslan terbiyecisinin cesaretine; güçlü kuvvetli bir felsefeye;köklerini toprağın bağrında bulan bir akla sahip olmak gerekir.''

Hayatında hem korktuğu hem de sevdiği birşeydi cesaret ve bunun akışında bahsettiği akıl temelinde imkansızdı Woolf için;

''Hastayken anlaşılmazlığın üzerimizde müthiş bir etkisi vardır,doğrular ordusunun normal olarak izin vereceğinden daha kabul edilebilir bir durumdur bu.Sağlıklı zamanlarda,anlam sesin haklarına tecavüz etmiştir.Aklımız duygularımıza hakim olur.Ama hastayken polis izne çıkar...''

İnsan bedeninin kendini hatırlatma yöntemlerinden en etkileyici olanıdır ağrı.Sözcükler ise ifadeye aracılıkta rakipsiz olmakla beraber bunların demete dönüşmüş hali ağrının dilini vareder.Ağrının edebiyata yansımasının gösterilişidir kendileri.Woolf bu kadar dokunaklı bir söylemin neden az kullanıldığını tuhaf olarak nitelemiş olup hastalığın alışılagelmiş temalardan daha az işlenmesinin sebebini kelimelerin yetersizliğine,dilin yoksulluğuna bağlar.Dil yetersizdir fakat bunun için yeni bir dil yaratmaktansa temalar arasındaki önceliklerin değişmesinin yeterli olacağını düşünüp;

''...tutkuların hiyerarşisinde bir değişiklik gerekiyor; aşk tahtından indirilip yerine 39 derece ateş oturtulmalı; kıskançlık yerini siyatik ağrılarına bırakmalı;uykusuzluk kötü adamın rolünü oynamalı...''

İyi ruhun kötü ruha teslim olması ya da bedene kötü bir ruhun girişiyle tarif edilir dini inanışlarda ağrı.Mistik kavramının içini doldurduğu anda gerçekliğine kavuşur vücuda olan bu yansımasıyla.Woolf'da yukarıdaki önermesinde ağrının dini inanışlardaki bu tutunuşuna gönderme yapmaktadır.

''Hastalıkta sözcüklerin mistik bir niteliği vardır sanki.Yüzeydeki anlamların gerisindekini kavrarız,sezgilerimizle ordan burdan bir şeyler toparlarız.''

Kimi zaman kalp çırpınışlarıyla yüzlerimizde varolan kimi zaman soluğumuza koyduğu yasakla ruhumuzda oluşan döngünün sahibi ağrı algılayışı derinleştirir,bilinci yüceltir,sezgi kapılarını aralar.Meditasyon ve ibadet şekillendiren bir tür olarakta yargılamak mümkündür bu haliyle ağrıyı.Woolf küçük kıpırtılarla sözcüklere yeni duruşlar kazandırmaya kalkar üstelik dinin inandırıcılıktaki etkisini gözardı ederekten bide üstüne dilin zayıflığını vurgulayaraktan;

''Edebiyatta hastalığın anlatılmasını engelleyen bir neden de dilin fakirliği.Hamlet'in düşüncelerini ve Lear'ın trajedisini ifade edebilen İngilizce'nin ürperme veya baş ağrısı için sözcükleri yok.Dil,bir yönde gelişmiş.Aşık olan basit bir liseli kızın derdine tercüman olabilecek bir Shakespeare ya da Keats var; ama acı çeken biri doktora başındaki ağrıyı anlatmaya kalkıştığında dil birdenbire kurulaşıyor...''

Edebiyatta ağrılar sağlıklı olunduğunda itiraf edemediğimiz herşeyin gizemini gün ışığına çıkarır.Acı sözcüklerin hakimidir her zaman.Acının yoldaşı ağrı da bu pastanın en büyük pay sahibidir.Şekilleniriz..Şekillendirirler..Durumumuzu,söyleyişimizi,içimizi..Woolf'da ağrının,acının,hastalığın sözcükleri nasıl şekillendirdiğini, nasıl bir tecrübeye sebeb olduğunu dile getirir hep.

''...İtiraf etmek gerekir ki (ve hastalık büyük bir günah çıkartma odasıdır)hastalıkta çocukça bir açıkgözlülük vardır;sağlığın ihtiyatlı saygınlığının sakladığı şeyler söylenir,gerçekler ağızdan dökülür;örneğin şefkat hakkında:Onsuz da yaşayabiliriz.Her figanın yankısını bulduğu,insanların ortak ihtiyaçlar ve korkularla birbirine bağlandığı ve birinin bileğindeki seğirmenin diğerini sıçrattığı,başımızdan ne kadar tuhaf bir şey geçse de diğerlerinin de aynı tecrübeyi yaşamış olduğu,zihnimizde ne kadar uzağa yolculuk etsek de birilerinin oraya bizden önce varmış olduğu bir dünya,tamamiyle bir yanılsamadır.Bırakın başkalarının ruhlarını tanımayı,kendi ruhlarımızı tanımıyoruz.İnsanlar yolun hepsini el ele yürümüyorlar.Her birinde el değmemiş bir orman;kuş izlerinin bile olmadığı karlarla kaplı bir tarla var.Buralarda yalnız gidiyoruz ve böylesini daha çok seviyoruz.Her zaman şefkat görmek,her zaman eşlik edilmek,her zaman anlaşılmak dayanılmaz olurdu.Ama sağlıkta,güler yüzle görüntüyü sürdürmek zorundayız;iletişim kurmak,medenileştirmek,paylaşmak,çölleri ıslah etmek,ilkelleri eğitmek ve oyuna katılmak için gece gündüz birlikte çalışmak zorundayız.Hastalıkta bu uygar göstermece sona erer.Artık gideceğimiz yer yataktır ya da bir sandalyede yastıkların arasına gömülürüz,hatta ayağımızı birkaç santim kaldırıp diğerinin üstüne atar,düğrular ordusunun savaşçıları olmaktan vazgeçeriz;kaçak oluruz.Onlar savaşa yürürler.''