Dünya edebiyatının şuh latifesi..Sanrılar,hayaller,sıkıcı gerçekler sarmalının doğurduğu acı ve ağrı sirkülasyonunun dayanılmaz çekiciliğini içinde barındıran gamlı prensesidir kendileri..Bilinç akışı tekniğiyle harmanladığı yazılarının vazgeçilmez konusu olmasının yanında ağrının ihmali üzerine kafa yorar.Bu akımın en harika yapıtı Mrs Dalloway olup Orlando,Gece ve Gündüz,Dalgalar,Kendine Ait Bir Oda,Flush ve Perde Arası gibi eserleri ile düşşel dünyamızda kalıcı izler bırakmış olan Woolf'a göre insanlar ''bedenin dramı'' yerine ''zihnin yaptıklarını'' yazmaktadırlar.Ve bunu ''Hasta Olmak Üzerine'' adlı denemesinde dile getirir.
''Bedenin,ona köle olan zihinle,yatak odasının ıssızlığında ateşin saldırısına ya da melankolinin bastırmasına karşı ne büyük savaşlar verdiği görülmez.Bunun nedenini bulmak için de öyle çok uzağa gitmeye gerek yok.Bu gibi şeylere yüz yüze,dürüstçe bakabilmek için bir aslan terbiyecisinin cesaretine; güçlü kuvvetli bir felsefeye;köklerini toprağın bağrında bulan bir akla sahip olmak gerekir.''
Hayatında hem korktuğu hem de sevdiği birşeydi cesaret ve bunun akışında bahsettiği akıl temelinde imkansızdı Woolf için;
''Hastayken anlaşılmazlığın üzerimizde müthiş bir etkisi vardır,doğrular ordusunun normal olarak izin vereceğinden daha kabul edilebilir bir durumdur bu.Sağlıklı zamanlarda,anlam sesin haklarına tecavüz etmiştir.Aklımız duygularımıza hakim olur.Ama hastayken polis izne çıkar...''
İnsan bedeninin kendini hatırlatma yöntemlerinden en etkileyici olanıdır ağrı.Sözcükler ise ifadeye aracılıkta rakipsiz olmakla beraber bunların demete dönüşmüş hali ağrının dilini vareder.Ağrının edebiyata yansımasının gösterilişidir kendileri.Woolf bu kadar dokunaklı bir söylemin neden az kullanıldığını tuhaf olarak nitelemiş olup hastalığın alışılagelmiş temalardan daha az işlenmesinin sebebini kelimelerin yetersizliğine,dilin yoksulluğuna bağlar.Dil yetersizdir fakat bunun için yeni bir dil yaratmaktansa temalar arasındaki önceliklerin değişmesinin yeterli olacağını düşünüp;
''...tutkuların hiyerarşisinde bir değişiklik gerekiyor; aşk tahtından indirilip yerine 39 derece ateş oturtulmalı; kıskançlık yerini siyatik ağrılarına bırakmalı;uykusuzluk kötü adamın rolünü oynamalı...''
İyi ruhun kötü ruha teslim olması ya da bedene kötü bir ruhun girişiyle tarif edilir dini inanışlarda ağrı.Mistik kavramının içini doldurduğu anda gerçekliğine kavuşur vücuda olan bu yansımasıyla.Woolf'da yukarıdaki önermesinde ağrının dini inanışlardaki bu tutunuşuna gönderme yapmaktadır.
''Hastalıkta sözcüklerin mistik bir niteliği vardır sanki.Yüzeydeki anlamların gerisindekini kavrarız,sezgilerimizle ordan burdan bir şeyler toparlarız.''
Kimi zaman kalp çırpınışlarıyla yüzlerimizde varolan kimi zaman soluğumuza koyduğu yasakla ruhumuzda oluşan döngünün sahibi ağrı algılayışı derinleştirir,bilinci yüceltir,sezgi kapılarını aralar.Meditasyon ve ibadet şekillendiren bir tür olarakta yargılamak mümkündür bu haliyle ağrıyı.Woolf küçük kıpırtılarla sözcüklere yeni duruşlar kazandırmaya kalkar üstelik dinin inandırıcılıktaki etkisini gözardı ederekten bide üstüne dilin zayıflığını vurgulayaraktan;
''Edebiyatta hastalığın anlatılmasını engelleyen bir neden de dilin fakirliği.Hamlet'in düşüncelerini ve Lear'ın trajedisini ifade edebilen İngilizce'nin ürperme veya baş ağrısı için sözcükleri yok.Dil,bir yönde gelişmiş.Aşık olan basit bir liseli kızın derdine tercüman olabilecek bir Shakespeare ya da Keats var; ama acı çeken biri doktora başındaki ağrıyı anlatmaya kalkıştığında dil birdenbire kurulaşıyor...''
Edebiyatta ağrılar sağlıklı olunduğunda itiraf edemediğimiz herşeyin gizemini gün ışığına çıkarır.Acı sözcüklerin hakimidir her zaman.Acının yoldaşı ağrı da bu pastanın en büyük pay sahibidir.Şekilleniriz..Şekillendirirler..Durumumuzu,söyleyişimizi,içimizi..Woolf'da ağrının,acının,hastalığın sözcükleri nasıl şekillendirdiğini, nasıl bir tecrübeye sebeb olduğunu dile getirir hep.
''...İtiraf etmek gerekir ki (ve hastalık büyük bir günah çıkartma odasıdır)hastalıkta çocukça bir açıkgözlülük vardır;sağlığın ihtiyatlı saygınlığının sakladığı şeyler söylenir,gerçekler ağızdan dökülür;örneğin şefkat hakkında:Onsuz da yaşayabiliriz.Her figanın yankısını bulduğu,insanların ortak ihtiyaçlar ve korkularla birbirine bağlandığı ve birinin bileğindeki seğirmenin diğerini sıçrattığı,başımızdan ne kadar tuhaf bir şey geçse de diğerlerinin de aynı tecrübeyi yaşamış olduğu,zihnimizde ne kadar uzağa yolculuk etsek de birilerinin oraya bizden önce varmış olduğu bir dünya,tamamiyle bir yanılsamadır.Bırakın başkalarının ruhlarını tanımayı,kendi ruhlarımızı tanımıyoruz.İnsanlar yolun hepsini el ele yürümüyorlar.Her birinde el değmemiş bir orman;kuş izlerinin bile olmadığı karlarla kaplı bir tarla var.Buralarda yalnız gidiyoruz ve böylesini daha çok seviyoruz.Her zaman şefkat görmek,her zaman eşlik edilmek,her zaman anlaşılmak dayanılmaz olurdu.Ama sağlıkta,güler yüzle görüntüyü sürdürmek zorundayız;iletişim kurmak,medenileştirmek,paylaşmak,çölleri ıslah etmek,ilkelleri eğitmek ve oyuna katılmak için gece gündüz birlikte çalışmak zorundayız.Hastalıkta bu uygar göstermece sona erer.Artık gideceğimiz yer yataktır ya da bir sandalyede yastıkların arasına gömülürüz,hatta ayağımızı birkaç santim kaldırıp diğerinin üstüne atar,düğrular ordusunun savaşçıları olmaktan vazgeçeriz;kaçak oluruz.Onlar savaşa yürürler.''