30 Kasım 2009 Pazartesi

dElİlİğE ÖvgÜ..

'İnsanoğlunun tüm zincirlerinden kurtulmasını ve salt özgürlüğe ulaşmasını sağlayan delilik değil midir?'

Erasmus'un çekiciliğini,canlılığını,geçerliliğini koruyan tek yapıtıdır ilk taslağını 1509 yılında alan bu kitap.Dostu Thomas More'u eğlendirmek için bir yolculuk sırasında bir haftada yazdığını söylediği Deliliğe Övgü'de yukarıdaki soru eşliğinde ilerler gülmece.İki temel görüş hüküm sürer:

-Gerçek bilgelik, deliliktir.
-Kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir.

Birinci temaya baktığımızda, akla fazla prim vermiş insanlığa yeni bir pencere açılır gibidir. Rasyonel davranış aşırı yüceltildiği için insan kendi doğasından uzaklaşmıştır. Yeniden doğasının gerektirdiği “çocuksuluğu” bulması, tam da Rönesans felsefesinin temelindeki düşüncelerden beslenir. İkinci tema ise, ortaçağda okuma yazma bilenlerin sadece soylular ve din adamları olduğunu düşünürsek, onların nüfusun geri kalanı üzerinde baskı ve zorbalık yapma hakkı bulmalarıdır eleştirilen.Erasmus’un Deliliği, birinci tekil şahısta, okurla konuşan bir karakterdir. Yazar dramatik bir sahneleme kurgular ve kadınsı özelliklerle donatılmış bir kahraman ağzından birçok önemli konular işler: akıl konusuna tek yönlü ve önyargılı bakmayan, bilginin sınırlarını ve değerini anlayan ve en önemlisi de insan hayatını belirleyen davranışların erdemlerini sorgulayan bir karakterdir Delilik. Hoppa ve çekici olduğunu söyler. Asla okurla polemiğe girmez, tek amacının eğlendirmek olduğunu sık sık yineler. Okurdan beklentisi ise, eğlenmenin ötesinde, hayali seyircileri gibi ondan yana olarak, onun fikirlerini anlamamızdır. Dilini sakınmayan, aklı bir karış havada olmasına rağmen çok da çekici ve arzu doludur sunduğu karakter.Delilik, yaratıcısının savunduğu her şeyi eleştirerek gençliği, hayattan zevk ve neşe almayı, baş döndüren cinselliği över. Çocuklukta, yaşlılıkta, dostlukta, aşkta ve evlilikte, savaşta ve barışta, kendisinin insanlara nasıl egemen olduğunu ve onları nasıl mutlu kıldığını gösterir.

Okuyucularına da eserin ''delilik'' tarafından kaleme alındığı için çok ciddiye alınmaması konusunda ihtarda bulundu. Amacını ifade eden önsöz kısmından hareketle kendisinin Klasik Yunan ve Roma edebi yazınına ne kadar hakim olduğunu da görürüz. Şöyle der üstat; “Eserimin şakacı edasından rahatsız olacak kişilerden rica ederim; Bu tarzda ilk yazarın ben olmadığımı, bunda kendimden önceki bir takım adamların örneklerine uyduğumu lütfen göz önünde tutsunlar. Yunanlı Homeros Kurbağalarla Farelerin savaşını anlatmıştı, Romalı Virgilius küçük sinekler hakkında, Ovidius cevizler hakkında şiirler yazmıştı. Glachus haksızlığı, Synesius kelkafalıları, Lucian ise sineklerle haşeratı övdüler. Romalı Seneca imparator Claudius’a övgüyü şakacı bir eda ile yazdı. Benim yaptığım onların yolunu takip ederek deliliğe methiye yazmaktan ibarettir”. Yazınsal açıdan “Deliliğe Övgü”, Latin ozanı Horatius’un “Hakikati Gülerek Söylemek” ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarını çevirdiği Lukianos ve Libanios’tan da esinlenmiştir.Rönesans ressamlarından Hans Holbein, Erasmus’un pek çok portresini yaptığı gibi, Deliliğe Övgü’yü de resimlemiştir. Bu yapıtların bir kısmı Basel , bir kısmı da Louvre Müzesi'ndedir.

Yazılışından tam 500 yıl sonra, aşırı entelektüel felsefelerin yaşamı bazen kavramaktan yoksun olduğunu düşünmesinin güzel bir anlamı olduğunu düşünmeden edemiyor okur. Bir başka konuda daha düşünmemiz gerekiyor bu kitabı okurken, o da, isteri, delilik, çılgınlık gibi sözcüklerin hep dişil karakterde olması. Türkçede dişil-eril sözcük ayrımı olmadığı için Deliliğe Övgü’nün Türkçesinde bu ayrım hissedilmiyor ama Havva’nın Cennetten kovulmasından beri kötülük ile özdeşleştirilen kadına Erasmus’un daha sevimli yeni bir yüz verdiği kesin!

Hiç bir duyguyu tatmayan bilge mi gerçeğe hakimdir yoksa bir deli mi?sorusunu delilik diye yanıtlayanları beklemekte evrenine 'Deliliğe Övgü'.

27 Kasım 2009 Cuma

pUdrA sEslİ kAdIn..

Derin gözler..Donuk bakışlar..Soluk bir ten eşliğinde ruhunu okşamaya başlar şarkıcı ve bestekar Fiona Apple McAfee Maggart en umutsuz anlarda..1977 Eylülünün 13'ünde armağan edildi gezegenimize kulaklara masum bir buse kondurmak için.Müzik endüstrisine girişi,bir plak yapımcısının çocuğuna dadılık yapan bir arkadaşının plak yapımcısına Apple'ın demosunu vermesiyle oldu.Apple'nin mezzo-soprano sesi,piyano çalmaktaki becerisi ve şarkı sözleri Sony Music yapımcısının dikkatini çekmiş olup üzerine bir de albüm anlaşması yapıldı.


1996 yılında Sony'nin yan şirketlerinden biri tarafından piyasaya sürüldü Apple'ın ilk albümü 'Tidal'.Albüm, 2.7 milyon kopya satış ile ve Amerika'da üç kez platin albüm ünvanına layık görülüşüyle ilgi odağı oldu.Üçüncü single 'Criminal' ile asıl patlama sağlandı denilebilir,şarkı Amerikan Billboard Top 100'de ilk 40 şarkı arasında listeye girdi.Tidal albümünden çıkan diğer singlelar 'Shadowboxer','Slow like Honey','Sleep to Dream','Never is a Promise' olmuştur.Özellikle 'Shadowboxer' parçası melodisi ve Apple'ın tahrik edici sesiyle tutku kavramını uzuvlarınızdan derinlerinize değin ilerletmeyi becerir.Doğanın renklerinin muhteşem renk ve kokusuyla duyu organlarımızı şenlendiren Apple verdiği bir dizi kızgın demecin ardından imajı kısır döngüye girdi.Bunlar içinde en iyi bilineni,Apple'ın 'En İyi Sanatçı' ödülünü aldığı 1997 MTV video müzik ödülleri töreninde yaptığı konuşmadır.'Bu dünya saçmalığın ta kendisidir ve bizim havalı olduğunu düşündüğümüz şeyler,bizim giydiklerimiz ve bizim söylediklerimizi kendi hayatınız için örnek almamalısınız' şeklindeki konuşması salonda aldığı alkışlara rağmen medya tarafından acımasızca eleştirilmiştir.Eleştirilerin yoğunlaştığı bu dönemde,Apple Pleasantville filminin müziği için The Beatles'ın 'Across the Universe' ve Percy Mayfield'ın 'Please Send Me Someone to Love' şarkılarını yeniden yorumlamıştır.


1999 yılında Apple'ın ikinci albümü,'When the Pawn' piyasaya çıktı.Albümün tam adı 'When the Pawn Hits the Conflicts He Thinks like a King What He Knows Throws the Blows When He Goes to the Fight and He'll Win the Whole Thing Fore He Enters the Ring There's No Body to Batter When Your Mind is Your Might So When You Go Solo.You Hold Your Own Hand and Remember That Depth Is the Greatest of Heights and If You Know Where You Stand.Then You'll Know Where to Land and If You Fall It Won't Matter,Cuz You Know That You're Right.Albümün adı Apple'ın Spin dergisinde onu olumsuz bir şekilde eleştiren bir makalenin ardından gelen okuyucu mektuplarından esinlenerek yazdığı bir şiirden oluşuyordu.Albüm adının inanılmaz uzunluğuyla,bekleneceği üzere Guiness Rekorlar Kitabına girmiştir.Albüm The New York Times ve Rolling Stone'dan olumlu eleştiriler almıştır.Bir önceki albüme göre vurmalı çalgıların hakimiyetinin fazla olmasıyla beraber dışavurumcu şarkı sözleri ile de dikkat çekmiştir.Platin plak ünvanını almasına ve 917.000 kopya satmasına rağmen ticari olarak önceki albümün başarısını yakalayamamıştır.Albümün çıkış parçası 'Fast as You Can' Billboard'larda ilk yirmi arasında yer almış ve Apple'ın Birleşik Krallık'ta top 40 arasında yer alan ilk hiti olmuştur.Bunu izleyen diğer iki parçanın videosu,'Paper Bag' ve 'Limp' çok ilgi görmemiştir.
Apple Johnny Cash ile birlikte Simon ve Garfunkel'in 'Bridge over Troubled Water' şarkısını yeniden yorumlamış ve bu şarkı Cash'in daha sonra Grammy Ödülü alan American IV:The Man Comes Around albümünde yer almıştır.Apple'ın üçüncü albümü,Extraordinary Machine Mayıs 2003'te Sony yapımcılarına teslim edilmişti.Sony bu albümden hoşnut olmadığından proje iki yıl boyunca rafa kaldırıldı.2004 ve 2005'te albüm parçaları MP3 formatında internete sızdırılıp Amerika ve uluslararası radyolarda çalınmaya başladı.Albümün resmen piyasaya sürülmesini desteklemek için Apple hayranları tarafından 'Free Fiona' kampanyası başlatıldı.2005 Ağustos'unda albümün piyasaya çıkış tarihi olarak aynı yılın ekim ayı belirlendi.Albümün piyasaya sızdırılan 11 parçasından ikisi yeni albümde değişmeden kaldı,diğer dokuzu tamamıyla yeniden düzenlendi ve bunlara bir de yeni parça eklendi.Bu albüm Apple'ın Amerikan listelerinde yer aldığı sıralamayla en başarılı albümü oldu(listeye yedi numaradan girdi) ve 'En İyi Pop Vokali Albümü' olarak Grammy Ödülü aldı.'Parting Gift','Get Him Back' ve 'Not About Love' parçaları Billboard listelerine girememiş olmasına rağmen albüm altın plak ünvanı aldı ve 462.000 kopya sattı.2006 yılında Apple Tim Burton'un yapımcılığını yaptığı The Nightmare Before Christmas filminin müziği için 'Sally's Song' şarkısını yeniden yorumladı.Mayıs 2006'da Apple VH1'deki Decades Rock Live'da Costello'nun 'I Want You' adlı hit parçasını yorumlayarak Elvis Costello'ya saygısını sundu.
Hayata ve düzene olan isyanını ses tellerinin o inanılmaz titreşimleri ile kulaklarımıza yollayıp,naifliği ve sadeliği ile gözlerimizi kamaştıran pudra sesli kadın tanrının bizlere armağanıdır.

mOr kAdİfEmsİ yAnIlsAmAlAr..

Baştan kaybedilmiş bir oyundu,acizlikleriyle içimizi yakıp kavuran..
Darağacında sallandırmak boyunlarımızı en çıkar yoluydu,saplantı düzeyindeki tutkularımızın..
Ruhundan sızan irinlerdi,ilençli ışıkçizgilerimin karşılığı..
İçinin ağrısı attırıyordu, tüm mutluluk çığlıklarını..
Beklentili bir boşvermişlik hali sarmıştı,ruhbiçimci oyunlarını..

Kimsesiz..
Öylesine..Ölesiye..

Üstüne bir şilte attım yalnızlığımın;
Uyuşmuş dışavurumlarım sarsmasın diye kavislerini derin darbelerle..
Büzüşmüş korkularım soluyor mora doğru çürüyen suskunluğunu..
Bir yanılsamaymış oysaki suskuyu boyadığın morluğun..
Solgun hayallerimin mora açlığıymış..
Her kaçışımda ölüm sandığım sana açlığımmış..
Ölüm ısıtırken tüm ayrıntılı uzuvlarımı,üşüdüğümü düşünürmüşüm..

Kimsesiz..
Öylesine..Ölesiye..

Tıkanış..
Dokunmaya..Duyumsamaya..Düşlemeye..
Susuş..
Gidişine..Yitişine..Düşüşüne..
Umuş..
Dönüşüne..Sarılışına..Oluşuna..

Tıkanış,susuş,umuş prizmasının dansıydı;
Var olmasını isteyip,olmadığını düşünüp,varmış gibi yaptığımız..

KaLeCiNiN PeNaLTı aNıNDaKi eNDiŞeSi..

İç ses-dış ses..karışıyor..Kaleci, penaltıyı atacak elemanın gözlerine bakar ve şunları düşünür: "Sağa baktı. Demek ki sola atacak. Ancak bütün penaltıcılar bunu yapıyor ve bunu o da, ben de biliyoruz. yani o, benim onun sağa baktığımı görüp sola atacağını önceden bildiğimi bildiğinden, sağa bakıp yine de sağa atacak olabilir. Peki ya bunu da düşündüğümü düşündüyse. Yani sağa bakmasına rağmen, herkesin batığı tarafın tersine attığımı bildiğimi bilip yine de sağa atacak olduğunu kestirdiğimi düşünüyorsa sola atacaktır o zaman. Evet, ama ya sağa bakmasına rağmen sola atacak olduğunu önceden bildiğimi düşünüp buna rağmen sağa atacağını da kestirdiğimi fark edip sola atmaktan vaz geçtiğini..." diye sürer.

''Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi'' , Time'ın 'Beckett'den beri çağdaş yazının en büyük adı' diye nitelendirdiği Peter Handke'nin en önemli yapıtlarındandır.Dille dünya arasındaki ''boş''luğun romanıdır.Batı toplumlarında yaşayan ''uygar'' insanların ilişkisinin (ilişkisizliğinin) yarattığı ''boş''luğun ''özgürleştirici'' ve ''öldürücü'' boyutları üzerine kuruludur.Romanı edebiyat estetiği açısından farklı kılan yan,Handke'nin dile olağanüstü bir önem vererek ''boş''luğun üslubunu yaratmış olmasıdır.Klasik romanlardaki tip olmamakla beraber kalecinin penaltı anında duyduğu endişenin bütün bir hayata yayılmasından duyulan tedirginlik ve dilin ilişki kurmadaki eksikliği harika bir dille anlatılır romanda.

Handke'ye göre, ''Edebiyatın görevi toplumsal koşullandırmayı yıkmak ve kültürün insan ve doğa üstündeki baskısını kaldırmaktır.Ama edebiyatın kendisi de her zaman için kültürün bir parçasıdır ve dolayısıyla kendi içine dönük ve kendine yeniktir.Yazmak,kendi kendini hapsetmek,kendini yaşamadan uzaklaştırmaktır ve bu da bir tür şizofrenidir aslında.''

Yalnızlık,boşluk,ilişkisizlik,dilin ilişki gücü gibi temalarla alakalı olanlar; zor metinlerden hoşlananlar için vazgeçilmeyecek bir başucu kitabıdır kendileri.

22 Kasım 2009 Pazar

dÜş'Ün dÜş'kÜn hAllErİ..

Sarsıntılı uçuşların serin dalgaları sarıyor beynimi..
Bilinmeyenin ulaşılmaz esintisi vuruyor kirpik köklerime..
Yaylı bir çalgı tavrıyla süzüyor filmin kağıttan orkidelerle bezenmiş karelerini..
Esintiyle sürüklenen ayrılık spot ışıkları genişletiyor göz damarlarımı..
Oysaki..
Tüm kavşaklarım isyanda bu yok-oluş varlığına..

Sen Ben'in içinde
Ben Sen'in içinde
Sen-Ben ney'in içinde..

Sessizlik fısıldıyor ney tınında duyuşlarımıza;
Huzuru kollarımıza sermek için kayıp-oluşumuzda..
Varlıkların,kayıpların,yoklukların oluşu hikayemiz..
Ve sen soluduğum gri kokusu,
Ben yürüdüğün mürdüm bahçesi
Ve biz bir hikayenin acıyla boyanmış sonlu imgesi..

Bunaltıcı bir oyunun tensel terinin çekiminde gel-git yaşarken;
Fetişlerimizin tadını almanın dayanılmaz hazzından vazgeçemiyorduk..
Sokulunca hayattan hırpalanmış vücudun ince bacaklarım arasına;
Kırmızıya bulamıştık grileşen nemli havayı..
Bu bir döngünün nasıl kısırlaştırılabildiğinin ruh yansımasıydı..
Şehvet kanallarının kimi zaman sarsıcı kimi zaman durgun uzanımıydı..
Boylu boyuna.. Boynumuzda..

Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain..




Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain ..Türkiye'deki gösterim adıyla Amélie..Audrey Tautou'nun oyunculuğuyla devleştiği bir Jean-Pierre Jeunet filmidir kendileri..Jeunet ve Guillaume Laurant tarafından kaleme alınmış Fransız romantik komedisi Montmartre'de geçmiş olup modern Paris hayatının idealize edilmiş, alaycı bir yorumudur.Film Nisan 2001'de Fransa,Belçika ve Fransızca konuşulan batı İsviçre'de gösterime girmiştir.Avrupa film ödüllerinde en iyi film ödülünü almış,ikisi En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında olmak üzere dört Cesar Ödülü almış.En İyi Senaryo dalıyla birlikte iki BAFTA Ödülü ile ödüllendirilmiştir ve Akademi Ödüllerine aday gösterilmiştir.

Amélie Poulain, bir doktor olan babası tarafından diğer çocuklardan, kalp hastalığı olduğu gerekçesiyle, uzak yetiştirilen bir çocuktur. Aslına bakılırsa babasının yanlış bir teşhisidir bu, çünkü Amélie’nin babasıyla kurduğu nadir fiziksel temas babasının sağlık kontrolleriyle gerçekleşmektedir ve bu kontroller sırasında Amélie heyecanlanmakta, kalp atışı hızlanmaktadır. Amélie’nin annesiyse, en az babası kadar nevrotik bir kadındır.Amélie küçük bir çocukken, annesi, Notre Dame Kilisesi’nin tepesinden atlayan bir kadının üzerine düşmesi sonucu vefat etmiştir. Böylece babası daha da sessiz ve silik biri olmuş, kendisini eşi için ilginç bir anıt mezar düzenlemeye adamıştır. Amélie de bu yalnızlığın ortasında kendini eğlendirebilmek için, oldukça ilginç ve derin bir hayalgücü geliştirmiştir. Amélie büyüdüğünde Montmartre’da bir café olan ve eski bir sirk göstericisi tarafından yönetilip, birçok ilginç kişinin çalıştığı Çift Değirmen’de garson olarak çalışmaya başlar. 22 yaşındayken, Amélie için hayat oldukça basittir; kahramanımız birkaç başarısız romantik ilişki denemesi sonucunda, kendisini crème brûlées’siyle bir çaykaşığı ile oynamak, gün ışığında Paris’te yürüyüşe çıkmak, St. Martin’s Kanalı’nda taş sektirmek, yüzeyi hoşuna giden taşları toplamak gibi çeşitli küçük zevklere adamış ve hayalgücünü tamamen serbest bırakmıştır.Hayatı,Prenses Diana’nın öldüğü gün değişmeye başlar. Haberlerden duyduğu şoku takiben yaşadığı bir dizi olay sonucunda, gevşemiş bir banyo fayansının arkasında, bir çocuğun yıllar önce saklamış olduğu metal bir kutu bulur ve bu kutunun sahibini aramaya çalışır. Bu arayış içerisinde kendisiyle bir anlaşma yapar; eğer kutunun sahibini bulursa, hayatını iyiliğe adayacaktır. Bulamazsa da… bu çok üzücü olur.Pek çok yanlış tahminin ardından, kendisiyle aynı apartmanda yaşayan “cam adam” lakaplı ressam Raymond Dufayel’in yardımıyla, kutunun gerçek sahibini bulur ve çeşitli numaralarla kutuyu sahibine iletir. Ardından adamı gözler ve üzerinde yarattığı mutluluğu görünce, diğer insanların hayatında güzel şeyler yapmaya karar verir. Bu Amélie’yi gizli bir adaleti sağlayıcı ve koruyucu melek yapar hayatına etki ettiği insanların gözünde. Babasının hep hayalinde olan dünya turuna çıkmasını sağlar, iş arkadaşlarına, apartmanın yöneticisine, manavın çırağı Lucien’e gizlice pek çok iyilik ve sürpriz yapar.Ancak Amélie diğer insanlarla ilgilenirken, kimse kendisiyle ilgilenmemektedir. Başkalarının mutluluğu yakalaması için uğraşırken, kendi yalnızlığını sorgulamaya başlar. Bu sorgulama, pasaport için fotoğraf çekilen fotoğraf kulübelerinden, kenara atılmış, yabancılara ait vesikalık fotoğrafları toplayan, tuhaf karakter Nino Quincampoix ile olan bağıntısını görünce daha açık ve rahatsız edici olmaya başlar. Her ne kadar Nino’yu kendi yöntemleriyle pek çok dolambaçlı şekilde cezbetmeye çalışsa da, özünde utangaçtır ve Nino’ya yaklaşamamaktadır. Ancak Raymond’ın öğütleri sonunda, başkalarının mutluluğu için uğraşırken kendi mutluluğunu da elde edebileceğini öğrenir.

Ticari ve sanatsal açıdan büyük başarı elde eden film buna rağmen les Inrockuptibles yazarı Serge Kaganski’nin ağır eleştirilerine maruz kalmıştır.Kaganski’ye göre film, Fransız toplumunun realistlikten oldukça uzak, şaaşalı bir betimlemesi, eski, etnik grupların nadir görüldüğü, gizli lepenist bir Fransa kartpostalıdır. Paris çeşitli etnik kökenin bir arada bulunduğu bir şehirdir ve Montmartre’ın bitişiğinde, siyahi yerleşimlerin bulunduğu ve burada yaşayanların filmde pek az görüldüğü Barbès-Rochechouart bölgesi yer almaktadır. Eleştirmene göre, yönetmen, mükemmel Paris’in rüyası bir görüntüsünü yakalamak için, siyahi insanların filmde yer almaması gerektiğini düşünmektedir. İlginç olansa, filmde sadece tren istasyonunda Amélie’yi rahatsız etmek için arkasından yürüyen üç serseri için siyahi oyuncu kullanılmış olmasıdır.David Martin-Castelnau ve Guillaume Bigot gibi diğer eleştirmenlerse, Kaganski’nin bu eleştirisini haksız bulmakta ve Kaganski’nin iddialarını, bir çeşit “elit” grubun, filmdeki sıradan insanlara karşı hastalıklı bir aşağılama olarak değerlendirmişlerdir. Filmin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet ise, filmde Lucien rolünü üstlenen Kuzey Afrika kökenli oyuncu Jamel Debbouze’yi örnek göstererek bu eleştirilere karşı çıkmıştır.Filme getirilebilecek bir eleştiri de, yeniden yapılandırılma aşamasında olan bir bölge olan Montmartre’da, Amélie gibi bir garsonun, sadece garsonluktan aldığı parayla herhangi bir ulaşım aracına ihtiyaç duymaksızın nasıl işe gidebildiği, iş yerine nasıl bu denli yakın yaşayabildiği ve iş dışındaki boş vaktinin neden bu kadar çok olduğuna yönelik olabilir.

Bu tatlı kaşığın içinde neler yokki:

-Gospel şarkıcısı Sister Rosetta Tharpe’ın bir televizyon gösterisi

-1998 yapımı Bill Cote belgeseli Seventeen Seconds to Sophie’den bir alıntı

-Tom Davenport’un belgeseli “Born for Hard Luck” tan “Peg Leg” Sam Jackson'ın olduğu sahne

-Dufayel’in reprödüksiyonunu yaptığı Pierre-Auguste Renoir’e ait olan “Sandalda Öğlen Yemeği” (Le Déjeuner des canotiers)

-Marc Solal ve François David’e ait olan "La tête dans les nuages" ("Bulutlardaki Kafa") adlı kitaptan hayvan şekilli bulut resimleri.

-François Truffaut’ın Fransız Yeni Akım filmi Jules et Jim’den 3 parça:

..Jules, Jim ve Catherine bir üst geçitten koşarken

..Bir öpüşme sahnesinde, farkedilmeyen bir böceğin, iki aşığın arasına gelip ve kadının ağzının içine giriyormuş gibi göründüğü sahne. Bu görüntü, Amélie’nin anlatıcısı tarafından özellikle vurgulanmış ve böceğin ekrandaki hareketi bir yuvarlak içine alınarak gösterilmiştir.

..Catherine’in şarkı söylerkenki görüntüsü.

Jenuet aslında Amélie rolünü İngiliz aktris Emily Watson için yazmıştı.Senaryonun asıl eskizlerinde Amélie’nin babası Londra’dan yaşayan bir İngilizdi. Ancak Watson’ın Fransızcası rol için yeterli değildi ve aktrisin diğer çekimleriyle filmin çekimleri çakıştığından ötürü, Jenuet senaryoyu Fransız bir aktris için yeniden yazdı. Audrey Tautou, yönetmenin ilk tercihiydi.AmélieCannes Film Festivali’nde gösterilmedi. Jenuet, bir önceki filmi “La Cité des enfants perdus “ (Kayıp Çocuklar Şehri)’ya karşı gelen soğuk tepkilerden sonra Amélie’yi festivale çıkarmamaya karar verdi . Amélie’nin festivaldeki yoksunluğu, filme karşı oldukça beğenen medya ve izleyiciler tarafından tepki topladı.Bir sahnede, Amélie, oturduğu binanın eski yöneticisine giderken, sokakta yeni bir Volksvagen Beetle'ın önünden geçmektedir. Oysa filmin geçtiği zamanlarda bu araba henüz üretimde değildi. Jenuet filmle ilgili yorumlarında, bu arabanın olduğu sahneyi değiştirmediğini, bu sahnenin Amélie'nin tarihle uyuşmaz kimliğinin bir göstergesi olduğunu belirtmektedir.Filmin İngilizce altyazılı versiyonlarında, apartman yöneticisi Madeleine Wallace, Madeleine Wells olarak adlandırılmıştır. Filmin orijinalinde, Madeleine, soyadının Paris'teki Wallace Şelalesi'yle aynı olduğunu belirterek ağlamaya mahkum olduğunu söyler. İngilizce versiyonda da aynı replik, "Wells Şelalesi" ile değiştirilerek aktarılmıştır. Amélie'nin etkileyici sahnelerinden biri olan, hayvan şekilli bulutların olduğu sahnede, şekiller Marc Solal ve François David'in kitabı "La tête dans les nuages"den birebir çizilmiştir.Film, Michael Sowa'nın çeşitli resimlerini içermektedir. Sowa'nın resimleri Amélie'nin yatakodası duvarlarını süslemekte ve bir açıdan Amélie'nin aşk hayatıyla ilgili bağlar kurmaktadır.

Toz pembe baloncuklarla dolu bir hayal şişesi..İşte..Orada duruyor..Ve gelin beni tadın diyor..